Avatar filmi emperyalizmi galaxilere taşıdı-Ali Narçın
Avatar filmiyle çok daha iyi anlaşıldıki dünya insanları hala bilinç yönünde hem aç ve hem de yoksullukla iç içedir. Bazı filmlerden etkilenerek oluşan İntaharların nedenini doğrusu ifade etmek son derece kolaydır. Çünkü izleyici potansiyeli bilgisiz bir bilinç düzeyinde film seyrederken etkilenir. Bu etkilenme tamamen duygusal bir etkilenmedir. Avatar filminde de aşk sahneleri etkileyici olduğundan kolayca etiklenme görülecektir. Bu tür etkilenmenin insanları intiharlara sürüklemesi oldukça zayıftır. Çünkü düşlerde herkes uçmaktatdır. Tarihin yaklaşık 7 bin yıl kadar önceki derinliklerinde gömülü bulunan metinlerde “Uçan kuşlar” efsaneleri ortaya çıkarılırsa sanırım Avatar filmine daha da iyi bir imge olacaktı. Çünkü insanların oldum olası kuşlar gibi uçmak için çabaladıkları ortadadır. Ne varki uçamadıkları için hep hayal dünyasında bir kuşun sırtından çok daha ötelere gitme düşüncesi vardır. Sultan Süleymanın Hudhud kuşu mitolojide kralların kuşlar ordusu, ya da varlığına ulaşamadığımız Mısır’ın şahin bakışlı Horus’un uçma düşüncesiyle aynı paralelde olabilmenin acızlığını ne yazık ki izleyiciler çekmektedir. Yapımcı James Cameron teknolojiyi maddesel araç olarak iyi kullandığı ortadadır. Çünkü yeni nesil insanları bu teknolojik imgelere alışkın olmadığından intaharlara sürüklenmesi de doğaldır. Ne var ki intihar girişimi izleyicinin düşünsel altyapısının zayıflığından gelmektedir. Filimde konu edinilen Pandora gezegenindeki değerli mineralın dünyaya nasıl taşınılması fikriydi. Bu fikirle hareket eden Hollywood egemenliği haklı olarak bu mineralın ele geçirilmesi için o bölgede yaşadığı hayal edilen Na’vı ırkıyla karşılaşacağının hesaplarını yaparak bir anlamdada emperyalist düşüncenin hayal dünyasına taşınmasında etkili olmuştur. Senaryo gereği Na’vi ırkı bir cennetin içinde yaşayacaktı ki bu da Sümerlerin mitolojisinde Dilmun kentiyle örtüşeceği gibi Güney Amerika’da yaşamış olan Mayaların düşülerindeki Tollan kenti gibiydi. Ancak yakın çağın semavi dinlerinde de Na’vi ırkının yaşadığı küçük kentlerdeki yaşamın benzerliği cennet adı verilen bir dünyayla entegre olmaktadır. Sıradan yorumcular filmi seyrettikten sonra oldukça ilkel bir yaklaşımla kendisinin içinde bulunduğu dünyanın Avatarı seyrettikten sonra gri bulutlara benzetildiğini ve yaşamanın tatsız olduğunu ileri sürecektir. Bu durumda semavi dinlerin ısrarla ifadelerinde kullandıkları cennet kentinin imgeleriyle bir filmin yapılması fikrini ortaya koyarsak sanırım hayal dünyası da olsa yeryüzünde insanların çoğu cennet gibi bir dünyalarının olmadıklarından dolayı intihar edecekler! Tabi ki bu biraz saçma bir varsyımdan öteye gitmeyecektir. Gişe rekorları kran Avatar filmi doğaldır ki yapımı bakımından oldukça görsel bir şekilde kurgulanmıştır. Ancak insanın binlerce kilometre uzağında düşlediği bilinmeyen bir bölgedeki imgeleri taşıyıp maddesel olan yaşama aktarması sırasında ortaya koydukları sömürü düzenekleri adına oldukça yavan bir senaryo şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ana konuda Na’vi kabilesinin yaşadığı yere gönderilmek üzere “genetik mühendislik” kullanılmıştır. Genetik düşünceyle oluşturulan “dünya bedeni”nin bir anlamda değişik formunu Na’vi halkının arasına misyoner olarak gönderilmiştir. Bu misyonerin sömürü komplesiyle yanıp tutuşan bir obje adına oraya gönderildiği ve daha sonra da duygusal ilişkilerle pasivize olduğu görülecek. Misyoner sonraları da Emperyalist güce karşı kuşlarla okları kullanacak. Keyif verici sahneler ama oldukça bilinçten uzak olaylar ortaya konmuştur. Bazı yorumcular Avatarı yine Hollywood yapımı olan “beyaz Mesih Masalı”na benzetmektedirler. Açıkça görülen bir gerçek ise Amerika’da yaşayan Kızılderilierin toprakları da benzerlik görülmese de Na’vi soyunun toprakları gibi işgal edilerek ellerinden alınmıştı. Bu sendrom, dünyayı köleleştirmeye çalışan yeni bir sömürü şekliyle entegre olmaktadır. Daha önceleri de “Titanik” filmi “Yüzüklerin efendisi: kralın dönüşü filminin gelirini geçen Avatar, farklı imgeleriyle izleyizciyi etkilemeye devam etmektedir. Filmin konusunu Pocahontas öykülerine benzeten yorumculara da yapımcı James Cameron tartışmaların yersiz olduğuna işaret ederek özellikle filmin ırkçılık taşımadığını ifade etmeye çalışmaktadır. Oysa ortaya konulan ölümcül savaşa bakıldığında Irkçılığın belirgin bir şekilde yinelendiği görülecektir. Oscar ödülerinden sonra en iyi ödül kurulu olarak belirtilen Altın küre ödülüyle Yaşam boyu başarı ödülü alan yönetmen Martin Scoreseyele beraber Avatar filmin yaratıcısı olan James Cameoron ise en iyi yönetmen ödülü alır. Avatar filmi ise en iyi film ödülü alır. Büyük bir olasılıkla filmin sonunda oldukça kaliteden yoksun bir sahne izleyicinin gözünden kaçmaktadır. Bu sahne misyoner rölündeki baş oyuncunun bağlı bulunduğu genetik aracına egemen gücün askerleri tarafından zarar veriliyor, Hiç teknolojiden anlamayan Na’vi ırkından misyonerin sevgilisi ise hemen aracın içine koşup kabloları bağlayarak söz de sevgilisini kurtarıyor. Oldukça ilkel gösterilen Na’vi şefinin kızı nasıl oluyor da hemencecik elektronik cihazı kullanabiliyor. İşte dikkatlice bakıldığında en iyi yönetmenler bile bazen afedilmez hatalar yapabiliyorlar. Son sahnelere bakıldığında ise emperyalist baskının insan yaşamında ne kadar tahribatlara yol açtığı gerçeğidir.
|
|