Ali Narçın-Kayıp kitaplar,karşılaştırmalar
Dinsel yaşam, ilkel çağlardan başlayarak insan düşüncesini aklın öte tarafına sürüklediği gibi ezoterik oluşu nedeniyle de aklı kendi kimliğini aramaya sürükler. Aklın kendi sınırlarını aşması çoğu zaman olanaksızlıklar içinde de olsa, aralıksız olarak devam eden arkeolojik kazı ve araştırmalarda bulunan “hiyeroglif” ve “çivi” yazılı belgelerde yer alan yaratılış ifadelerini görmek, sırlarını korusa da açıkça bazı bilgilerin ortaya çıkmasını sağlar. Çünkü, inanılmaz bir gizlilikle kil tabletler, tapınak duvarları, ağaç gövde ve yapraklarına, mağara duvarlarına, hayvan derilerine işlenen ifadeler, şekiller, semboller çözülme ile başbaşadırlar. Belge haline gelen eski metinlerde genellikle her uygarlığın dinsel inancında yer almış bir din kitabının ya da dua tabletlerinin olduğu öne sürülmüştür. Hiç kuşkusuz, tamamen gerçeğe dayalı bu çalışmalarda ortaya çıkarılan belgelerle okurun da dikkati doğru yönde gelişen bu gerçeğe yöneltilmiştir. Arkeolojik buluntular aracılığıyla günümüze çeşitli izler bırakmış uygarlıkların temel niteliğindeki dinleriyle ilgili kitaplarının kaybolduğu belgelenir. Mısır’da Ra’nın kitabı, Sümerlerde Ea/Enki’nin kitabı, Tevrat’ta adı geçen Hanok’un kitabı, Mayaların kutsal el kitabı “Popol-Vuh”’un da içindeki bazı bilgilerin eksikliğiyle kaybolan kitaplar arasında gösterildiği belirtilir. Müslümanların din kitabı Kur’an için de bazı ayetlerin kaybolduğu şeklinde tartışmalar yapılır. Hatta o çağda ezbere dayalı sistemsiz bir eğitim olduğu için bilgileri ezberleyen bazı kişilerin savaşlarda öldürülmesiyle önemli belgelerin ortadan kaybolduğuna işaret edilir. Ezber yoluyla belgelerin kaybı en çok İnka inancında görülür. İnkalar şeytan işidir diyerek yazıyı yasaklamış ve ezbere dayalı bir yaşam takvimini sergilerken, çoğu dua şeklindeki el yazmalı metinler de bölgeyi Hıristiyanlaştırmak isteyen rahipler tarafından batıl inanç taşıyor gerekçesiyle imha edilmiştir. Hala ezoterik yapısıyla tartışmalarda birinci sırayı alan Mu kıtasının doğal felaketlerden dolayı sulara gömülmesiyle kıtada yaşayan Pasifik insanın bilimsel ritüellerle kutladığı dinsel anlayış da Mısır’da tapınılan Thot tarafından göç yoluyla Nil deltasına getirilir. Altını çizerek belirtmekte yarar gördüğüm bir gerçek de Mu’yu egemenliği altında tutan kralın adının da “Ra”(!) olduğudur. Doğal felaket olmadan önce kıtada yaşayanlar kralları olan Ra için ülkesinin adını bir sevgi işaretine dönüşen “Ra-Mu” şeklinde değiştirmişlerdi. Onlar kralları olan Ra’yı çok sevdikleri için kıtanın adına onun adını ilave ederek “Ra-Mu” şeklinde kullanmışlardı. Ra’nın Mısır tanrısı Ra’ile sadece isim benzerliği olabileceği de tartışılır. Thot, Mısır’da tanrı konumunda tapınılan Atlantisli Osiris’e ait bilgileri eksiksiz bir şekilde yeni kumsal toprağı olan Nil deltasında yaymaya başlar. Bu yayılış sırasında Osiris’in Ra ile ilgili bilgilerinin yer aldığı tabletlerin çoğu kaybolmuş ve kalanların da bazıları daha sonraki rahipler vasıtasıyla kralın da desteği alınarak tapınak duvarları, mezar odalarına işlenmiştir. Günümüzde “Mısır’ın Ölüler Kitabı” adıyla tanıtılmaya çalışılan bu eser tapınak duvarları üzerinde yazılmış metinlerin toplamıdır. Diğer metinler de çeşitli nedenlerle imha edilmiştir. Kitap haline dönüştürülen bu metinlerin Mısır dinsel kültünde ezoterik bir biçimde gösterilmesi Ra’ya ait olabileceği ileri sürülen ve adına “Ra’nın Kitabı” dedikleri kitaptan “Mısır ölüler Kitabının” oluşturulduğu ifade edilmektedir. Bu kitaptaki bilgiler, tören şekilleri, yargılama biçimleri ve tapınmalar bilge Osiris tarafından uygulanmıştır. Mezopotamya bölgesini hareketlendiren Sümerlerin dinsel kültünde benzer durumların olduğu da anlatılır. Bölgenin tanrısı Enki’nin kaybolduğu öne sürülen kitabının içeriğini oluşturan tabletlerin dinsel özellikler taşıyor olabileceğini ele alan araştırmacı yazar Zecharıa Stchın, kazılar sırasında bulunan tabletlerin on dördünün günümüz dillerine çevrilerek bu kitabın içeriğini yansıtan bilgiler olduğunu yazar. Enki’nin kaybolduğu öne sürülen tabletlerin yazmanı da Endubsar’dır. Endubsar’ı, eski Sümer tanrısı Ea/Enki’nin kendisine kul ve yazman olarak seçtiği de görülmektedir. Belgelerde Enki’nin diyaloglarla Endubsar’a ayetler şeklinde son derece önemli konular yazdırdığı belirtilmektedir. Yani tanrı Enki bazı isteklerini dünya insanına aktarması için bir arabulucu seçer. Bu arabulucu da şanslı Endusbar olur. Endusbar, özellikle Enki’nin ağzından aldığı bilgileri tabletlere geçirir ve bu tabletlerdeki bilgiler daha sonraki yıllarda bir şekilde Tevrat ve diğer kutsal kitapların bazı sayfalarına değiştirilerek geçirilir. Henüz nedeni belli olmayan bu geçiş sürecinde metinlerin değiştirilerek Tevrat’a geçmesi de sorgulanması gereken konular arasında olmalıdır. Tevrat’ta gösterilen metinlerin ne yazık ki Endubsar’a ait olduğu on dört tabletin çevirisindeki ifadeleri arasında görülmektedir. Musa’nın Amon tapınağında başrahip olması bu tür bilgilere çok daha kolayca ulaşması şeklinde düşünüldüğünden Tevrat’ta Sümer edebiyatından da bazı bölümlerin eklendiği rahatlıkla görülmektedir. Musa’nın Mısır’ın delta bölgesinde çalışan Gosenli Yahudi işçilerin denetlemesi için müfettiş olarak gönderilmesinden sonra orada tanıştığı Tibetli rahip Yetro’dan çok şeyler öğrenmiş olduğu da tartışmasız olarak belirtilmektedir. Özellikle bilge Osiris’in yaratılışa damgasını vuran bilgilerini farklı bir ifadeyle değiştiren dönemin yazmanları, Mezopotamya bölgesindeki bazı mitolojilerden de faydalanmayı ihmal etmemişlerdi. Bir taraftan Musa’nın kaybolduğu öne sürülen Ra’nın kitabındaki bilgiler ve bilge Osiris’in ezoterik dualarından yararlandığı, bir taraftan da aynı kitapta Hezeikel adındaki “peygamber-kralın” başından geçenlerin Endubsar’ın yazdığı tabletlerden kopyalandığına bakılırsa tartışılması gereken bir konunun da ortaya çıkmış olacağı düşünülecektir. Yani Tevrat yazılırken bölgenin ortak mitolojisindeki bazı önemli tarihsel olaylarla mitolojik öykülerin eklendiği görülmektedir. Enki, Endubsar’a peygamber olduğunu ve ondan sonra da birkaç kişinin de peygamberliğe yükseleceğini söyler. Bu ifade çoğu din kitaplarında bir nazire şeklinde yer alır ve kendisini peygamber olarak ilan edenler kendisinden sonra bir başka peygamberin olacağını müjdeler. Monarşik sistem gibi..Ancak İslam dininin kurucusu Hz.Muhammed bunun tersini uygular ve kendisinin son peygamber olduğunu ısrarla ifade ederek bu monarşik sistemin sona ermesine ön ayak olur. Bunun da ezoterik yanı kitlenin basit örgütlenmeler etrafında sadece yaşamsal geçimini kazanma yoluna kendini adak olarak gösterilmesi olarak belirlenir.
Eski Sümer metinlerinde “evi deniz olan” anlamında betimlenen tanrı “ Ea”, yeryüzüne indikten sonra Enki adıyla tapınılmıştır. Enki’nin kendisi tarafından seçilerek görevlendirdiği katibi ise Endubsar adlı bir kişidir. Bu kişinin sıfatı da peygamberliktir. Endubsar, Erudu kentinde yaşayan ve özellikle çivi yazılı tabletlerde Erudulu olarak adı geçen Udbar’ın oğludur. O çağlarda Enki’nin onu katibi olarak çağırması adına “yemin” adıyla belirtilen bir tablet hazırlar. Enki’nin onunla konuşması esnasında ezoterik bilgilerini işleyecek ayet şeklinde tabletler hazırlar. Enki’ye yemin şeklinde hazırladığı ilk tabletin girişinde ”…Enki’nin kulu, usta yazıcı Endubasar’ın sözleridir…” şeklinde başlayan metinde ”…Büyük afetten sonraki yedinci yılın ikinci ayın onyedinci gününde büyük tanrı, insanoğlunun hayırhah biçimlendiricisi, her şeye gücü yeten ve iyiliksever efendim, Enki tarafından çağrıldım…” şeklinde ifadelerle Enki’nin kendisini çağırdığını ve ona bazı bilgiler verdiğini ele alır. Endubasar, tabletin devamında”…Kötülük rüzgarı şehre doğru yaklaşırken Eridu’dan çorak steplere kaçabilmiş olan az sayıda insanın arasındaydım. Ateş yakmak için çalı çırpı toplamak üzere kıra doğru uzaklaştığım bir sırada başımı kaldırıp baktım ki ne göreyim, güneyden bir kasırga çıkageldi. Çevresinde kırmızımsı bir parlaklık vardı ve hiç ses çıkartmıyordu. Yere eriştiğinde karnından dört tane dik ayak çıktı ve parlaklık kayboldu. Kendimi yere atıp yüz üstü kapaklandım çünkü bunun bir ilahı görünüm olduğunu biliyordum. Başımı kaldırıp, bakınca yanıbaşımda iki ilahı elçinin durmakta olduğunu gördüm. Yüzleri insan yüzüydü. Ve giysileri cilalı tunç gibi parlamaktaydı. Bana adımla seslenip şöyle dediler: Büyük tanrı, Efendi Enki tarafından çağrılıyorsun. Korkma çünkü kutsandın…” şeklinde başından geçenleri kısa olarak belirtir. Tabletin devamında ise”…Seni alıp göğe çıkarmaya ve onun Magan ülkesinde, Magan nehrinin ortasındaki adanın üstüne, savakların olduğu yerdeki meskenine götürmeye geldik…Ve onlar konuşurken, kasırga ateşten bir atlı arabaymışçasına kendini yükseltip gitti. Her biri bir elimden tutup beni kaldırdılar, beni yer ve gök arasında kartalların süzüldükleri gibi hızla taşıdılar. Toprağı ve suları, ovaları ve dağları görebiliyordum. Beni büyük tanrının meskeninin girişindeki adanın üstünde yere indirdiler. Ellerimi bıraktıkları anda daha önce eşini benzerini göremediğim bir parlaklık beni sarıp yere çaldı, yaşam nefesim boşalmışçasına yere yığıldım…” şeklinde ifadeler yazılmıştı. Tabletin tamamında Endusbar ile Enki arasında geçen konuşmalar yer almaktadır. Enki’yle birebir yaptığı diyalogları daha sonra tabletlere işleyerek ezoterik bir bilgi kitabı olmasına önder olur. Ancak Enki’nin bilgilerinden oluşan tabletlerin kaybolduğu söylenmektedir. Endubsar’ın tanrılar ya da uzaylılarla yaptığı bu birebir görüşmesinin aynısını Müsevilerin kitabı Tevrat’ta da görebilirsiniz. Tevrat’ta krallar bölümünde kral Hezeikel’in de başından benzeri bir olay geçer. Tevrat’ta bu olay "...ve baktım ve işte şimalden buram yeli durmadan ateş saçan büyük bir bulut gibi geliyordu. Çevresinde parıltı ve ortasında ışıldayan maden. (4) Ve onun ortasından dört canlı mahluk benzeri çıktı. Ve onların görünüşleri şöyleydi; Onlarda insan benzeyişleri vardı.(5) ve her birinin dört yüzü vardı. ve onlardan her birinin dört kanadı vardı. (6) Ve ayakları doğru ayaklardı; ve ayaklarının tabanı buzağı ayağının tabanı gibiydi ve cilalı tunç gibi parıldamak ta idiler. (7) Ve dört yanlarında kanatları altında insan elleri vardı: dördünün de yüzleri ve kanatları şöyle idi. (8) Kanatları birbirine bitişmişti: yürüdükleri zaman dönmüyorlardı. her biri dosdoğru olarak ileri yürüyorlardı. (9) Yüzlerinin benzeyişi ise, onlarda insan yüzü sağda dördünün aslan yüzü ve solda dördünün öküz yüzü, dördünün de kartal yüzü vardı. (10) Ve yüzleri ve kanatları yukarıdan ayrılmıştılar; her birinin iki kanadı birbirine bitişmişti. İki kanatta bedenlerini örtüyordu. (11) Canlı mahlukların benzeyişlerine gelince, onların görünüşü yanan ateş közleri gibi idi; canlı mahlukların arasında o ateş inip çıkıyordu.(13) Ve canlı mahluklar şimşek çakışı görünüşü gibi koşup geri geliyorlardı. (14) Ben canlı mahluklara bakarken, işte canlı mahlukların yanında, onların her dört yüzü için yerde bir tekerlek vardı.(15)Ve canlı mahluklar yürüdükçe tekerlekler onların yanında yürüyorlardı. Ve canlı mahluklar yerden yükseldikçe tekerlekler yükseliyorlardı. (19) Ve canlı mahlukların başları üzerinde gök kubbesi benzeyişi korkunç, billur gibi yukarıdan başları üzerine yayılmıştı. (22)..." şeklinde belirtilmiştir. Görüleceği gibi Hezeikel, Enki’yle doğrudan diyaloğa geçen Endubasar’ın bilgilerini alıp kendi yaşamıymış gibi yazıya dökmüştür. [(Eğer Endusbar ile Hezeikel (Thot+Hermes+İdris gibi) aynı sıfatlar ise metindeki yazılışın deformasyonu katiplere bağlanacaktır. Ancak ayrı kişiliklerse o zaman bu önemli örtüşmenin arkasındaki perdenin kaldırılması gerekmektedir.)] Kaybolduğu öne sürülen Enki’nin kitabının akibetinin bazı krallar tarafından imha edilmiş olabileceği düşünülmektedir. Bu ince ayrıntıya dikkat etmekte yarar görmekteyim. Hiç bir ayrıntıya girilmeden tarihsel akış içinde tanrıların bazı insanlarla özellikle mağaraları seçip diyalog kurması da mantığa uymayan sorularla doludur. Görüleceği gibi bu benzer ayrıntıdan başka Mısır’ın “Ölüler Kitabı”nda yaratılış metinlerinde tanrı Ptah’ın yeryüzünde her şeyi yarattığı belirtilmektedir. Ptah ile ilgili metinlerin Louis Renou tarafından yapılan çevirisinde”…ne varlık, ne de yokluk vardı. Yukarıda ne uzay, ne de gökyüzü vardı. hareket eden neydi? nerede ve kimin yönetiminde? Derin dipsiz su mu vardı? O zaman ne ölüm, ne de geceyi gündüzden ayıracak bir belirti vardı. BİR, nefes almadan soluyordu. Kendiliğinden hareketliydi. Ötesinde hiçbir şey mevcut değildi. Başlangıçta karanlıklar karanlıkları örtüyordu. Boşlukta hapsolmuş BİR, sıcaklığın gücüyle vücut buldu…” şeklinde bilgilerin olduğuna Albert Champdor tanıklık etmektedir. Bu metine benzer bir metin Müsevilerin kutsal kitabı Tevrat (Eski Ahit Kitabı) yer almaktadır. Tevrat’ta da “….başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi; ışık olsun, ve ışık oldu. Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı. Ve Allah ışığa gündüz ve karanlığa gece dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu…(Bab/1.2.3.4.5)…” gibi bilgilerin yer aldığına bakıldığında bir yerlerde bazı yanlışların olduğuna tanık oluyoruz. Mitolojik masallar tüm dinlerin içine sızmış ve onların metinlerinde dramatizeli bir çizgi belirlenmiştir.
Yine Tevrat’ta İlya ile ilgili öyküde”…Ve vaki oldu ki, Rab İlya’yı kasırga ile göklere çıkaracağı zaman İlya ile Elisa Gigal’den giderlerken…” şeklinde devam eden öyküde”…Ve vaki oldu ki, onlar yürüyüp konuşurlarken işte ateşten bir araba ve ateşten atlar, ve ikisini birbirinden ayırdılar, ve İlya kasırgada göklere çıktı ve Elisa görüp bağırdı…” şeklinde bilgiler yer alır. Aynı şekilde Hanok’un da göklere yükselişi ve gök tanrılarıyla yaptığı diyalog ele alınmaktadır. Belgelerde Hanok’un da kaybolan kitabından da söz edilmektedir. Bu kayıp durumlarına bakıldığında tarihsel yükseliş sürekli çıkarlara ters düşen belgelerin kaybı ve imhasından söz eder. Hanok “….365 yılın ilk ayının ilk günü evimde yalnızdım ve yatağımda uyuyup dinleniyordum. Orada bana iki adam göründü. Çok uzun boylu dünya üstünde hiç görmediğim kadar, ve yüzleri sanki güneş gibi parıldıyordu ve gözleri yanan lambalar gibiydi ve dudaklarından alev fışkırıyordu. Giysileri tüy görünümündeydi. Ayakları mordu, kanatları altından daha parlaktı, elleri kardan daha beyazdı, yatağımın başında durdular ve bana adımla seslendiler…” metinde devam eden bölümlerinde odaya gelenler Hanok’a “…Neşelenesin Hanok, korkma. Ebedi tanrı bizi sana yolladı ve duy ki bugün bizimle göklere yükseliyorsun…” şeklinde bir açıklama bugün hala bazı araştırmacıları belki de içinden çıkılması zor düşüncelere gönderir… Öyküde “…Oğullarıma anlatacaklarım bittiğinde, bu adamla bana seslendiler ve beni kanatlarına aldılar ve bulutlara yerleştirdiler. ve baktım ki bulutlar hareket etti daha yükseğe giderken havayı gördüm ve (daha da) yükselirken esiri gördüm ve beni ilk göğe yerleştirdiler. ve bana dünya denizinden çok daha büyük olan bir deniz gösterdiler…” Bu tür öykülere bakıldığında “Mısır’ın Ölüler Kitabı”nda ruhun yargılanmasından sonra temiz olmayı hak ederse güneş kayığıyla göklere doğru yükseldiği, Hz.Muhameddin de göklere uçtuğu ve İslam cenaze ritüellerinde ruhun göklere çıkacağı şeklinde anlatımlar var. Kısa açıklamalarımda önemle belirtmek istediğim şeyler bir araya toplandığında prototipleri olan belgelerden hiçbir belirtinin olmadığıdır. Bir taraftan Sümerlerde katip (Ya da Peygamber) Endusbar, Tevrat’ta Hezeikel, Hanok, İlya ve İslam dini kurucusu Hz.Muhammed’in göklere çıkma öykülerini anlatırken Mısır’ın ölü yargılanma ritüellerinde ölenin ruhunun temiz olması nedeniyle güneş kayığıyla göklerde dolaşıp Ra’nın huzuruna çıkma fikri var. Bütün bu öykülerin toplanması bir anlamda da günümüz dinlerinin nasıl yazılmış olacağını belgeler. İlginç olan bir belirti de Enki’nin Endusbar adındaki katibini gök mağarasına çağırıp, orada Endusbara “Yaz” emrini vermesi İslam dini kurucusu Hz. Muhammedin biraz da öyküsüne benzemektedir. Hz.Muhamed’de Hira dağındaki mağarada tanrı ile ilk buluşmasını tanrının ona “oku” emri verdiğini belirtir. Bir taraftan Sümer topraklarında yükselen Enki’nin “yaz” emri diğer taraftan da İslam dini kurucusu Hz.Muhamedd’in tanrıdan aldığı “oku” emrinin birbirleriyle nasıl örtüştüğü akla gelir ve düşüncenin ifade etmek istediği gerçeğin sınırlarına nasıl taşırdığı ortaya çıkar.
Musa’nın uzayan öyküsü
[(“…Gök benim babamdır, benim dünyaya gelmemi o sağladı. Ailem de göklerdeki mevcuttadır. Anam ise şu koca dünyadır. Yeryüzündeki en yüksek bölge onun döl yatağıdır. Babam karısı ve kızı olanın rahmini orada döller…”(Edouard Schuke/Büyük İnisiyeler-RMY/1999)] Metinde görüleceği gibi ilk başta anlamsız olsa bile son derece kozmogonik bir dili ortaya koymaktadır. İnsanların zor koşullar altında olsa da yazdıkları mitolojik öyküler ve dinsel dualarda yeryüzünü paylaşan, ona yön veren dört ırktan söz ederler. Bu ırklar Kızıl olanlar Kızılderili halkları, Siyah olanlar Afrika ve özellikle anavatanları Habeşli olanlar, beyaz ırk Atlantik okyanusu ile Akdeniz arasında yaşayanlar ve sarı ırk ise Çin ve Asya’da yaşayanlar şeklinde belirtilirler. Bu ırkların ilk tapınma modelleri belge yetersizliği nedeniyle ayrıntılı olarak bilinmiyor. Ancak bazı metinler ve dualarda ilk tapınmaya yol açan bilgilerin olduğu da belirtilmektedir. Bu bilgilerin çoğunda yazarın yorumu ve yorumuna katkı getireceğine inandığı öyküsel anlatımıdır. Fabre d’Olivet ilk tapınma ile ilgili ilginç bir varsayımı ortaya atar. Ona göre kabile içinde ölümcül kavgaya girişen iki kişiden söz eder. Bunlar tam kavgaya başladıkları sırada sacı dağınık, giysileri çamur içinde bir kadın aralarına atılır, bu kadın iki tarafın da yakınıdır. Birinin kızkardeşi diğerinin de karısı şeklinde anlatılır. Kadın der ki kavga etmeyin. Çünkü ben ormanda bir “Ata” ruh gördüm ve o ruh sizin kavgayı kesmenizi ve düşmana karşı birleşmenizi emretti. Kadın devam eder ”…bunları bana söyleyen yüce atamızın gölgesidir. O söyledi bana bunları! Onu gözlerimle gördüm…” der. Bunun üzerine kavgayı bırakan iki dost kişi ve diğerleri kadının büyük atasını gördükleri yere gider, orayı kutsal hale getirirler. Bir zaman sonra büyük atanın bulunduğu yere sunaklar ve tapınak alanlarıyla süslemeler yaptırılır. İşte ilk tapınmanın başlamasının büyük olasılıkla bu hikayelere benzer bir şeklide olmuştur. İlkel çağın insanı ne tür bir tapınmayı törenleştirdiği arkeolojik kaynak yetersizliğinden ayrıntılı olarak bilinmiyor. Ancak yaşam koşullarına, bu koşullar içinde yapmış oldukları törenler, bayramlar, kurbanlar muhtemelen bir dinsel inançlarının olabileceğine kanıt olarak değerlendirilir. Sınıflı toplumlara geçişten sonra insanlar arasında bilgi alışverişi biraz daha yükselmiş ve konusunda uzman olan birey en üst düzeye ulaşmak için çaba göstermiştir. Bazı metinlerde tanımlanan dinsel ritülellerin törensel şekilleri o dönemde toplumun ele almak istediği tapınma öyküsüyle daha da ilerleme kaydetmiş olduğuna tanık olunur. Günümüz dinlerine geçmeden önceki kral-tanrıların ortaya attıkları hipotezli dinlerin daha sonraki bilgeliğe aday olanlar tarafından organizeli hallere getirildiği de görülür. Mısır baştan beri söylediğimiz gibi Mezopotamya’nın kaybolmuş dinsel kültürüne karşı biraz daha görselliğini korumuş ve gün geçtikçe bu görsellik günün sosyal yaşam koşullarına uygulandığı tapınak duvarlarında yazılanlardan dolayı belgelenmiştir. Amenofis III, Amenofis IV(Akhenaton)kafalarındaki tek tanrıcılık fikri, sonraki yıllarda Mısır saraylarına giren Musa(Hozarsif)Firavun Ramses II tarafından özellikle krallık varisi olmaması için ilahiyat eğitimi yaptırıldıktan sonra Amon tapınağına başrahip şeklinde ataması yapıldıktan sonra mutlaka dinsel ritüelinde bir eksiklik görmüş olacak ki eğitimini daha da ilkesel hale getirmek için caba sarf ediyordu. Ramses II’nin Delta bölgesinde çalışan Gosenli Yahudi işçilerini kontrol etmek için görevlendirdiği Musa bölgeye gittikten sonra orada Yetro adında son derece bilge olan Tibetli bir rahiple diyaloglara geçmiş ve hatta kızı Tsippora ile evlenmiştir. Yetro’nun kütüphanesinin ilginç belgelerle donatıldığını iyi değerlendirerek özellikle Mezopotamya bölgesindeki tapınma ritüellerine kafa yormuş ve daha sonraki yıllarda Amon tapınağında Osiris kültüyle yapmış olduğu eğitimden elde ettiği bilgileri de toparlayarak daha farklı bir dinsel tapınmayı ele almak istemiştir. Musa’nın başından geçen bazı olaylar onu konusunda daha da körüklemiş ve çalışmalarını cemaat şeklinde örgütleyerek sonuca ulaşmıştır. Görüleceği gibi Amon rahiplerinin uyguladıkları cemaatleşme fikri Musa’ya ondan da İsa ve Hz.Muhammedin çalışmalarına geçmiştir. Mitolojinin ortaya attığı bu tapınma modelleri zamanla şekil değiştirmiş insanlar arasında siyasal çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlkel insanın yaratılış efsanelerine bakıldığında cemaatlerin olmadığı ve toplu bir tapınmayla son derece dostane bir tavır sergiledikleri görülmüştür. Ancak sınıflı toplumlara geçişten sonra dinsel inançların da yeniden şekil almaları ve bireyin çıkarları doğrultusunda yol aldığı görülür. Buna örnek olarak Musa’nın krallığın otoritesine Osiris’in kültünü taşımak ve insanları sadece dinsel fikirlerle yönetmek ve yargılamak şeklindedir. Ancak Ramses II (Usermaatre Meriamun) koltuğunu bu tür bir geleneğe bırakmamak için Musa’yı özellikle tapınaktan uzaklaştırmış ve onu deltaya Gosenli Yahudi işçileri denetlemek üzere müfettiş olarak tayın eder…Bu yaklaşım bir anlamda da putperest zihniyetli irticai bir saldırının firavun saraylarından uzaklaştırılması şeklinde görülür. Ramses II Musa’yı müfettiş olarak gönderirken bir taraftan da saraya sızmış olan putperset anlayışlı irticanın kökünü kurutmaya çalışıyordu. Bu bilgiler her ne kadar sağlıklı olarak ele alınmasa da öykülenen bazı gelişmeler Musa’nın tıpkı Mezopotamya’da Agade(Akkad) krallığının temellerini atan Sargon I’in yaşamıyla örtüştüğü görülecektir. Sargon I de Musa gibi saraya üvey evlat olarak alınıp büyütülmüş biriydi. Ancak Sargon I ile Musa arasındaki farklılık Musa’nın bir Amon rahibi olması Sargo’nun da sadece sarayda üvey bir evlat olmasıydı. Yani ikisi de krallık sevdasına tutuşmuşlardı. Ancak Musa dinsel yönden kral olmak istemiş, Sargon ise Sosyal açıdan bir kral olmak istemiştir. Dikkat edilecekse ikisinin de çocukluk mitolojileri aynı. Bu benzer mitolojik öyküye bakıldığında Musa’nın rahip Yetro’nun kütüphanesinde gördüğü Sargon I’in yaşamından etkilenmiş ve kendi yaşamını da aynı paralelde notlarına ilave etmişti. Sonraki yıllarda da katipler bu notları birleştirerek Musa’nın zor geçmiş olduğu inancına varılan çocukluk öyküsüne ilave ederler. Tarihsel olarak bakıldığında Musa ile Sargon I arasında yaklaşık 1500 yıl bulunmaktadır. Mitolojik metinlerde Musa(Hozarsif) kralın ölüm emrinden kurtulması için annesi tarafından bir sepete konularak Nil nehrine bırakılır. Sargon I ise aynı şeklide kral tarafından öldürülmemesi için annesi tarafından bir sepet içinde Fırat nehrine bırakılır. Biri Nil nehrine diğeri de Fırat nehrine bırakılan iki kişinin dramatizeli öyküsü. Bunların hangisinin doğruluğuna bakıldığında Sargon I’in başından geçenlerin daha doğru ve adil olduğu görülecek. Çünkü Sargon I’den yaklaşık 1500 yıl sonra dünyaya gelen Musa’nın(Hozarsif) Sargon I’in bu öyküsü ilgisini çeker ve rahip Yetro’nun da yardımıyla notları arasına bu öyküyü alacak ve daha sonraları da çalışmalarında özgeçmişini dramatizeli göstermek için yeniden süsleyecekti. Tarihsel belgelerde karşılıklar hiçbir zaman bitmek bilmiyor. İfadeler aynı, anlamlar aynı yer, mekan ve tarihler farklı. Bu ayrıntılara bakıldığında tanrılara ait olduğu iddia edilen metinlerin insanlar tarafından yazıldığı gerçeği ortaya çıkacaktır.
Not: Bu yazı Berfin Bahar Dergisi’nin Eylül-2008 sayısında yayınlanmıştır.
|
|