Ali Narçın-Yaratılış, uygarlık ve kadın
Düşünce, tarifsiz bir egemenlikle kendi kimliğine doğru sessizce yol aldığı sıralarda, evrenin nasıl oluştuğu hakkında akla yakın birçok yaratılış öyküsünün yazılmasına neden olur. İlginç imgelerin yer aldığı yaratılış ile ilgili öyküler yazılmadan önce diğer canlılar gibi insanlar da sadece yaşam bağına tutunabilmek için yiyecek arama peşindeydiler. Bu nedenle doğanın acımasızlığı karşısında yaşam bağına tutunabilme çabası içinde olan insan, belirsizlik içinde olsa bile saldırgan, hırçın bir avcı durumuna girmişti. Yazısız toplumlarda ezber yoluyla nakledilen öykülerde de yaşam alanına egemen olabilmenin önemli ayrıntılarından biri olan çalışmanın karşılığındaki emek gücü biliniyor ve karşılığı anlayış ve sevgiyle ödeniyordu. İnsanın ortaya çıktığı ilk dönemlerde olgunlaşmamış düşünce ivmelerine rağmen, onlar üretimden uzak sadece üremenin bilincini yakalamış ve ortak paydalarda hareket etmek için daha çok yiyecek ihtiyaçlarının olabileceğini tasarlamışlardı. Oysa gün geçtikçe çoğalan insan, düşüncenin yardımıyla yaşam mücadelesinin sadece yiyeceklerden ibaret olmadığını, bu alanda çok daha zor koşullarla karşılaşacağına tanık olmuşlardı. Doğal bir gelişmeyle insanların yaşam formatları değişmiş, toprağa, dağa, denize, egemenliğe sahiplenmenin formülünü bulmuşlardı. Özellikle yemek ihtiyacı kadar önem verilen toprağın işlemesini de bir anlamda doyurucu bir sahiplenme şeklinde tanımlamışlardı. Göklere egemen olma yetisi olmadığından hep kendilerinden uzak, güçlü bir ayna görünümünde düşünmüşlerdi. Bu uzak ayna içinde oluşan ürkütücü gürlemeler, onları üstün bir gücün varlığının olabileceğine yönlendirmişti. Bu görünmeyen ve sadece gürültü çıkaran sesler; onları bütün her şeye sahiplenen bir gizliliğin olacağına bağlamıştı. Göklerde ateş kütlesi olarak korku karışımı bir tapınmaya doğru yönlenen güneş, artık onların vazgeçilmez bir ilahi gücü olmuştu. Bütün eski uygarlıkların sanatsal gelişmelerinde belge niteliği taşıyan bu davranışlar nasıl bir yaşam ilkesine sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle insanlar hem dönemi yaşamının en acı gösterisinde rol almış ve hem de kendisinden sonraki insanlara miras olarak nasıl bir yaşam içinde çoğaldıklarını belirtmişlerdi. İşte onlardan günümüze kalan her işaret yaşamın ne kadar acılar içinde olduğuna işarettir. İz bırakan uygarlıklar içinde günümüzde Avrupa Birliği (AB) normlarını aratmayacak şekilde bir yönetim sergileyen Hititlerin geleneklerinde kadın ve erkeğin emek denilen kavrama birlikte sahiplendikleri ve inançlarını asla bu çalışmanın içine sokmadıklarına tanık oluyoruz. Onlar belki de sonraki yıllarda gelecek olan nesiller için bitimsiz bir çaba göstermiş ve dönemlerinde modern denebilecek bir yaşamı yakalamanın sevincini yaşamışlardı.
Anadolu’da önemli izler bırakmış olan Hititlerin egemenlikleri döneminde süper güçler olarak bilinen Mısır, Hitit ve Ahhiyava krallıkları bulunmaktaydı. Bu üç güçlü devletten başka bir de onların ayarında olmasa bile Arzawa krallığının varlığı vardı. Birbirlerinin müttefiki olan Arzawa krallığı ile Ahhiyava krallığı Hitit krallığına sınır olabilecek bir tampon bölgede yaşarlardı. Onların kendi aralarında güçlerini birleştirmeleri nedeniyle Hititler Avrupa’ya geçişi gerçekleştirememişlerdi. Ancak bulundukları bölge dışında Anadolu’nun doğu ve güneyinde bulunan Adana, Antakya, Malatya, Antep, Maraş ve Suriye’nin kuzeyine egemen olmuşlardı. Bu ayrıntıya bakıldığında Anadolu’nun güney yakasındaki yerleşim yerlerine kendi mutfaklarından örnekler taşınmış ve yöre halkının ilgisini çekecek düzeyde bir mutfak zenginliğiyle anılıp, onlara esintiler vermişlerdi. Kuşatılan kentlere sosyal yaşamlarından kesitler ekledikleri gibi yemek kültürlerini de aktarıyorlardı. Arzawa krallığıyla Ahiyyava krallığının müttefik olmaları nedeniyle Avrupa’ya geçiş yolu bulamadıkları için mutfak gelenekleri o bölgelerde yaşayanların gündemine taşınamamıştı. Bu nedenle Hitit mutfağı uzun süre Avrupa’da tanınmamıştır. Sonraki yıllarda bölgeden Avrupa’ya yapılan göçlerle adları değiştirilmiş Hitit yemekleri, Avrupalının masasını süslemişti. Hititlerin sosyal yaşamındaki yemek sorunu doğal olarak tarıma dayalı olan buğday ve arpaya dayanmaktaydı. Zaten Anadolu’yu inceleme altında tutan araştırmacıların ortaya koydukları yazınsal izler de bunlara benzer örnekler görülmektedir. “Ballı ekmek, acı ekmek, yağlı ekmek, narlı ekmek, biralı ekmek, bezelyeli ekmek, ekmek pudingi” Hititlerin vazgeçemediği yemek türleriydi. Bu ekmeklerin yapıldığı buğday ve arpa’dan başka Hititler Susam, ayçiçeği, incir, zeytin, fasulye, soğan, sarımsak, üzüm, nar, elma, kayısı, badem, fıstık, adlı tarla ve bahçelerde yetiştirilen bitkilerle defne, nane, kekik, adlı baharatları biliyorlardı. Arkeolojik kazılar sırasında elde edilen çivi yazılı belgeler Hitit kadınlarının becerilerini de belgeliyordu. Hrozny tarafından transkripsiyonu (çeviri) yapılan Akkadca ve Hititçe yazılan Hattuşili I’e ait bir tablette [“…Şimdiye dek [ailemden] hiç kimse arzumu kabul etmedi. [sen oğlu]m Murşili sen onu kabul et[babanın sö]zlerini koru!-babanın sözlerini korursan[ekmek yiye]ceksin, su da içeceksin. [yüreğ]ine olgunluk çağı(gelince) günde iki kez, üç kez ye! Kendine iyi bak! Yüreğine yaşlılık (çökünce)doyuncaya kadar ye! (o zaman) [babanın]sözünü (bir kenara) at…[(……..)]… Sizler)benim, Büyük kral Labarna’nın sözlerimi koruyun! [Eğer on]ları korursanız, Hattuşa yücelecek! Ülkemi de[hu]zura kavuşturacaksınız. Ekmek yiyeceksiniz, su içeceksiniz! Eğer koru[ma]zsanız, ülkemiz başka birinin olacak!(düşman yönetimine girecek)…[(………)]Sizler [tanrılar ko]nusuna (da) saygılı olsun, Onların kurban ekmekleri, kurban içkileri, yağlı(ekmek)kırığı(?) yemekleri (paparaları?) da (ve) buğday kırması(kurban masasının üstünde)hazır dursun!Ve(sen Murşili)öte yana dönme! Arkaya düşme! (sıkı dur!) [öte yana]dönersen, kötü(olaylar)eski(si gibi olabilir) O (güzel şeyler) olsun,amin!...”] şeklindeki ifadeler ekmeğin ne kadar önemli bir yer aldığının işaretidir.
Gerek antropologlar ve gerekse arkeologların araştırma metinlerinde insanın yaklaşık 3,5 milyon yıl önce “Lucy” adıyla daha çok anılan “Austroluphitecu saferensiz” adı verilen insandı. Bu insan yaşamını devam ettirmek adına avcılıktan başka hiçbir şey düşünmemişti. Yaklaşık 2.5 milyon yıl önce Homo habilis, çiğ et yiyerek yaşamsal proteinleri elde ettiği gibi becerikli ve yetenekli oluşuyla da ifade edilen insanın bu modeli Olduvai nehri(Doğu Afrika) bölgesinde yaşayan akıllı bir hominid olarak belirtilmişti. Çünkü bu akıllı hominid türü taş aletler yapan ilk insan modeli olarak da tanınmaktadırlar. Araştırmacılar büyük olasılıkla yemek konusunda da kullanılan alet benzeri şeylerin Homo sabilis tarafından üretilmiş olma fikrinde birleşerek daha sonra ateşi bularak tarihe geçmeyi başaran Homo erectus bu taş işçiliğini daha iyi bir şekilde kullanacaktı. Homo erectus’un bu çalışmalarını 1930 yılında Chou-K’ou-Tien mağarasında incelemeler yapan Pierre Teilhard de Chardin ortaya çıkardıkları iskeletler yanında taştan yapılmış aletlerle yemek için kullanılmış olabileceği düşünülen bazı kaplar gördüler. Kazı ve araştırmanın yapıldığı mağaradaki Homo erectus’un modeline de “pekin adamı” adı verilir. Bu gelişmelerin periyodik olarak yapılması Swartkrans mağarasında (Güney Afrika) Andrew Siler ile C. K. Brain’in yaptığı araştırmalarda bulunan belgeler ise Homo Erectus’un yaşadığı tarihsel değişimi saptamaktaydı. Ayrıca Fransa’daki Escal mağarası, İspanya’da Toralba ve Amrosa merkezleri, İsrail’de Basat yakoup bölgesi ve ateşin izine rastlanan Ortadoğu’daki arkeolojik alanlar Homo Erectus’un varlığından izler aktarmaktaydı. Bu izler ateşin bulunmasıyla ilgili geçerli sayılan çalışmalardı. Ateşin bulunmasıyla insanların ısınma ve birden bire eti pişirme içgüdüsü ortaya çıkar. Bunun kesin tarihi bilinmemekle beraber yaklaşık 1, 5 milyon yıl önce ateşi denetimi altına almasını becermiş Neandertal adamının uygulamış olacağı düşünülmektedir. Çünkü Güney Afrika’daki Swartkrans mağarasında bulunan yanmış hayvan kemikleri buna bir kanıt olarak gösterildi. Bu akademik bilgileri geniş bir alana yaymak doğaldır. Ancak burada kısa örneklerle vermenin yararlı olacağını düşündüm. Nostaljik buluş olarak değerlendirilen ateşle ilgili belgelerden yola çıkıldığında eski atalarımızın onun sönmemesi için başında nöbetler tuttuğu bu cevhere günümüzde egemen olmak çok daha kolaylaştığı gibi atalarımızın taştan ve çamurdan yaptıkları çanak ve çömleklerle eski tarihlerde onların ne kadar zor şartlar altında büyüme hesapları yaptığına tanık olmaktadır.
Not: yazının devamı:"Hititlerde ekmeğin mimarları kadınlardı"
|
|