Urartular

 

Urartular

 

 

Anadolu, çoğu uygarlıklara ev sahibi yapmakla kutsal sayfalar arasına girmeyi başarmış bir bölge olarak belleklere yerleşmiştir. İ.Ö.1274-1244 tarihleri arasında Asur Krallığı’nda egemenlik sürdüren Salmanasar I, Tanrı Asur’a adanan tapınağın yapılışı sırasında yazdırdığı bir imar yazıtında ”…Rahipliğimin başlangıcında (“tahta geçtiğim anda”) Uruadri ülkesi ayaklandı (“benden yabancılaştı ve düşmanlık yarattı”). Ordumu harekete geçirdim ve güçlü dağ kalelerine doğru sefere çıktım (Lar I,114; Grayson 1972, 527)…” şeklindeki bilgilerle döneminde Urartuların resmi yollarla varlığından söz ediyordu. Bu ifadelerle Van (Tuşpa) bölgesinde bir konfederasyonun olacağı dönemin Asur Kralları tarafından hissedilmiş bazı askeri önlemler alınmaya başlanmıştı. Salmanasar I’in tahta geçiş tarihi olan İ.Ö.1274 tarihi aynı zamanda Urartuların bölgedeki varlıklarının ilk ifadesiydi. Bu ifadeler yıllar sonra araştırmacıların yeni bir alanda kazı yapmalarına olanak sağlamıştı. Çünkü Salmanasar I’in İ.Ö.1274 yılında adından söz ettiği Uruadri ülkesi sonraki dönemlerde Urartu krallığı olarak tarih sahnesini paylaşacaktı. Uruadri ülkesinin Salmanasar I döneminde yazıtlara konu olması kralın babası olan Adad-Nirari I dönemine rastlıyor olmalıydı. Adad-Nirari I döneminde günümüzde Tur-Abdin’in batısındaki Habur kenti ile Fırat Nehri arasında kalan bölgedeki Hanigalbat’a saldırı düzenleyerek topraklarını genişletme hareketi göze çarpar. Bu kentin kuşatılmasından sonra Asurlular için Fırat’ın doğu yakasında yer alan Van Gölü ve çevresi dikkat çekecektir. Çünkü orada Uruadri dedikleri Urartular yaşamaktaydılar. Yani Adad-Nirari I, o bölgede bir hareketliliğin olduğunu görmüş, bastırmak için de yoğun bir şekilde askeri planlar düzenlemişti.

 

 

 

 

 

İ.Ö.900-600 yılları civarında Van Gölü civarında krallığın hüküm sürdüğü belgelenmektedir. 1988 yılında Horovitz “Babil Dünya Haritasında” Urartuların Eski Doğu’nun siyasal coğrafyasında yer alan bir krallık olduğunu yazar. Sippar ya da Borsipa’da bulunan tabletlerde Assur’un kuzeyinde yer alan bir krallık olarak belirtilir. Başkentleri Tuşpa’dır. (Günümüzdeki Van ilinin adıdır.) “Ur-artu” sözcük karşılığı “yukarı ülke, yüksek memleket” anlamındadır. Mezopotamya’daki “Ur” kenti de, Sümerlerin dilinde “yukarı, yüksek” anlamında tanımlanmıştı. Bu iki ifadenin örtüşmesi zaten Urartu halkının Mezopotamya kökenli aşiretlerden oluştuğuna bir tanık olarak görülmektedir. Ada yerleşim yerinde  bulunan bir yazıtta “Urartu” sözcüğünün karşılığında “Şuhi-na” sözcüğü kullanılmıştır. Yazıtın tamamı okunamadığı için bu sözcüğün anlamı ve neden kullanıldığı bilinemiyor. Önceleri 8 krallık ile kurulan bir uygarlık olduğu ve daha sonraları 60 beylikten oluşmuş bir krallık olarak tarih sahnesinde devam ettiği söz edilmektedir. Tiglatpileser I yazdığı yazıtta Urartu adını “Maşgan” ve “Meldi” (Malatya) kentleriyle beraber kullanmıştı. Sami, Hint-Avrupa, Hatti dilinden başka Hurilerin kullandığı farklı bir dili de kullanıyorlardı. İncil, Urartu ülkesini “Ararat” olarak belirtir.  Kendilerini “Evrenin Kralları” olarak tanımlayan krallarıyla Anadolu’daki yüksek tepelerin başında üçyüz yıl gibi uzun bir dönem yaşamlarını sürdürdüler. İ.Ö.810-730 en kuvvetli oldukları dönem. Güneyde Asur ülkesi batıda ise Hatti ülkesine yayıldılar. Feodal bir devletti. Asurlular yazıtlarında bu halk için “Nairi” diye yazmışlardı. Buna örnek olarak Asur Kralı Salmanasar II, Dicle Nehri civarında oturanlara Nairi, Fırat civarında oturanlara da Urartu adını vermişti. Bunların ne iyi denecek tarlaları ve ne de altın madenleri vardı. Yoksulluk içinde çileli bir yaşam sürmüş bir krallık olarak tarihçilerin belleğinde yer aldı. İ.Ö. yaklaşık 1300 yıllarında yaşamış olduğu tahmin edilen bu uygarlık, 1827 yılına kadar Asurlularla karıştırılmıştı. İşte ne olduysa 1827’den sonra oldu. Fransa’daki “Asya Araştırma Derneği” 1827 yılında Alman araştırmacı Friederich Eduard Schulz’u Van ilinde araştırma yapmak üzere görevlendirdi. Genç bilim adamı 1827 yılında Van’daki araştırmalarını yaparken bulduğu herşeyin bir kopyasını elle çizerek Fransa’ya gönderdi. 1829 yılında ise bu talihsiz genci Hakkari’de önlenemez bir şansızlık bekliyordu. Başkale’nin yüksek dağlarında Urartularla ilgili araştırma yaparken burada kendisini konuk eden köylüler (Kaynaklar Kürt ağaları olduğunu belirtmektedirler) tarafından öldürüldü. Bu genç bilim adamının araştırmaya 1827 yılında başladığı tarih, Urartular için bir başlangıç olarak arkeoloji tarihine geçti. Bu tarihten yaklaşık 13 yıl sona yani 1840 yıllarında Van’a gezmeye gelen Sir Henry Layard, bu kentte gördüğü yazıtların Asurluların yazıtlarından farklı bir çalışma olduğunu gördü. Bu yazıtların Van iline özgü bir uygarlık olduğunu anladı. Daha sonraki yıllarda yani 1900 yıllarına doğru Asurluların uygarlığı olarak tahmin edilen Van ve civarındaki uygarlık Urartulara ait bir uygarlık olarak dünya tarihine girgi. Sir Henry Layard’ın bu açıklamalarından sonra yani 1880 yılında İstanbul Hükümeti Van bölgesinde kazılar yapmak üzere bir ekip görevlendirdi. Bu kazı ekibi Musul kökenli bir Protestan olan Hormuzd Rassam başkanlığında yürütüldü. Toprakkale Kayalığı’nda yaptığı bilinçsiz kazılar nedeniyle tepe, açılan kanallar yüzünden çökmüştü. Aynı yerde Londra’daki British Museum ekibinin kazılarında çeşitli buluntular ele geçmesine karşın Rassam’ın yaptığı çalışmalar hayal kırıklığı yaratmıştı. 1898/99 yılında Alman ekibinin yaptığı kazılardan sonra 1911/12 ve 1915/17 tarihlerinde Ruslar bölgede bir dizi kazılar yaparak çeşitli belgeler ele geçirdiler. Toprakkale Kayalığı kazı ekipleri tarafından delik deşik edilmişti. Kazılar sonucunda elde edilen eserler ise dünyanın çoğu yerlerine dağılmıştı. Anadolu’da adı duyulan bu uygarlığa sahip olmayan Osmanlı yetkilileri eserlerin yurt dışına taşınmasına engel olamamışlardı. Bu eserler arasında Urartuların Tanrılar listesindeki Baş Tanrısı Haldi’nin de tunçtan heykelciklerle süslü tahtı ne yazık ki çalınan eserler arasındaydı. Zaten bu bölgede yaşayan halka, Asurlular “Urartu” adını takmışlardı. Ancak Urartular kendilerine “Biaini” diyorlardı. Bu sözcük halk arasındaki söylemiyle deformasyona uğrayarak “Bian” ve bazen de “Vian” şeklindeki telaffuzlarla günümüzdeki “Van” sözcüğünün yaratılmasını sağlar. Urartu Krallığı’nın temellerinin Aramu adlı bir beyden atılmış olduğu belirtilmişse de ilk defa devlet olarak tanınması Sarduri I tarafından gerçekleştirilmiştir. Bulundukları topraklar Anadolu uygarlığının çatısı olarak bilinir. Bir ara kazıların bittiği bu bölgede İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden başladığı göze çarpar. 1939 yılında sonra Urartuların Ermenistan’da bulunan Karmir Blur, Erebuni ve Armavir Kaleleri Rus arkeologlar tarafından yeniden incelemeye alındı. Türkiye nedense ancak 1959 yılından sonra bu bölgeye önem vermeye başlayarak kazıları başlattı. Emin Bilgiç, Afif Erzen, Kemal Balkan ve Tahsin Özgüç gibi Türk arkeologlar kazı ekipleriyle çalışmalara katıldılar. Bunların arkeolojik çalışmaları bu bölgeye verilen değerin ortaya çıkmasını sağladı. 1980 ile 1990 yıları arasında Baki Öğün, Prof.Dr.Altan Çilingiroğlu, Prof.Dr.M. Taner Tarhan, Prof.Dr.Veli Sevin ve Prof.Dr.Oktay Belli yeni arkeolojik kazılara başladılar. Bu kazılardan halen devem edenler de vardır. Araştırmacı arkeologların çalışmalarıyla bu uygarlığın dili, dinsel varlığı ve uygarlığıyla ilgili ana hatlar ortaya çıktı. Burada yaşayan halk “Hint-Avrupa” dillerinin dışında bir dil daha kullanıyordu. Van bölgesine daha sonra köle olarak getirilen Ermenilerle aynı dili konuşmuyorlardı. Urartular İ.Ö. 2000’de Kuzey Suriye, Doğuanadolu ve Kuzey Mezopotamya’yı etkisi altına alan Hurri diliyle aynı paraleldeydi. Genellikle güneydeki Asurluların kullandığı çivi yazısını kullanıyorlardı. Aynı zamanda Hitit hiyerogliflerine benzer bir yazı şekilleri de vardı. Özellikle ekonomileri hayvancılığa dayanan bu halk aşiretler halinde bir yaşam sürdürdü. Yapılan arkeolojik kazılardaki açıklamalar bu halkın göçer hayatından kurtulamadığını ve kentleşmeye önem vermediklerini göstermektedir. Bu halk ile ilgili ilk yazılı bilgiler Asurlular tarafından verilmiştir. Bu yazıtlara göre yaklaşık İ.Ö.1300 yılları civarında “Uruadri/Urartri” ile “Nairi” adında iki güçlü devletten söz edilir. Bunlardan Uruadri/Urartri Van bölgesi, Nairi ise Diyarbakır bölgesinde etkiliydiler. Bu iki güçlü devletin sınırları ayrı, dilleri ise aynıydı. Aşiretlerin yoğun olarak yer aldığı krallıklardı. Bu iki krallık daha sonraları yaklaşık İ.Ö. 830 yılları civarında birleşerek Urartu Krallığı’nı oluşturdular. Van yöresinde kısa sürede büyüyerek kaleler ve koruma alanları yaptılar. Asur Kralı Salmanasar I’in (Salmanu-aşared) ilk işi güçlenen Urartu Krallığı’na saldırmak oldu. Urartular, Asur saldırılarına ancak üç gün dayanabildiler. Asur askerleri Urartulara ait Arinna kentini ele geçirip yağmaladılar. Tiglatpileser I (Tukultı-apil-Eşarra), krallık tacını takar takmaz Van bölgesinde tehlikeli bir çıkış yapan Urartulara karşı sefer hazırlığına başladı. Tiglatpileser Van Gölü ve Van’a “Tuşpa” adını taktı. Böylece Urartu Devleti İ.Ö. 850-730 arasında 120 yıl bölgede gücünü gösterdi. Sınırları doğuda Hazar Denizi, batıda Fırat Irmağı, güneyde Toroslar ve kuzeyde Kafkasya içlerine kadar büyüdü. Savaşlarda elde ettikleri ganimetlerle oldukça zenginleşti. Meherkapı adı verilen kayalara oyulmuş bir tapınağın kapı şeklindeki bölümüne devleti temsil eden 76 kadar Tanrı, Tanrıça ve kutsal yer adları liste halinde belirtilmişti. Bu liste çivi yazısı kullanılarak hiyerarşik bir düzenlemeyle yazılmıştı. Bunlar için adak olarak kesilecek koç ve boğaların sayıları da belirtilmişti. Buna göre listenin ilk sırasında 17 boğa ve 34 koç Savaş Tanrısı Haldi’ye, 6 boğa ve 12 koç Fırtına Tanrısı Teişeba’ya, 4 boğa ve 8 koç Güneş Tanrısı Şivini’ye verilecekti. Tanrıçalar listenin altında yer alıyorlardı. Onlar için 1 inek ve 1 koç adak olarak verilmişti. Urartular,  başkent Van’ın yakınlarında Anzaf, Kevenli, Elmalık ve Çavuştepe’de, Muradiye yakınındaki Körzüt’te, Ağrı’nın Patnos ilçesinde, Iğdır Karakoyunlu’da, Muş’un Varto ilçesinin yakınındaki Habipuşağı’nda ve Ermenistan’daki Armavir’de kartal yuvalarına benzer çok kaleler yaptılar. İ.Ö. yaklaşık 8. yy civarında Asur saldırıları karşısında gücünü kaybederek yavaş yavaş yok oldu. Ancak etkinliklerini İ.Ö. 7. yy sonlarına kadar sürdürdüler. Son Kralları Rusa’nın çabaları da çözüm getiremeyince tarih sahnesinden Asurlular gibi silindiler... Geride kalanlar için “Alarodialılar” ve “Khaldler” adıyla söz edildiler. Bu uygarlık ile ilgili bulunan bazı tarihi buluntular yurt dışındaki müzeleri süslemektedir. Türkiye’de ise Van, Gaziantep, Ankara, Adana ve Sadberk Hanım Müzeleri’nde sergilenmektedirler. Uygarlık ile ilgili tunçtan yapılmış süs eşyaları Frigya ve Etrükslerde de bulundu.

 

 

 

 

 

 

Kral İşpuini’nin gösterdiği askeri başarılar, Urartu yönetimi ve Urartuların dinsel gelişimi üzerine önemli derecede etkili olmuştur. Bu kral döneminde Urartu dini şekil bulmaya çalışmıştır. Yapılan tapınaklar ve yazılıtaşlar bunun en iyi göstergesi olarak ele alındı. Dinin şekil almasını gösteren bir yazılıtaş Van ili sınırlarındaki Zımzım Dağı eteklerinde “Meherkapı yazıtı” olarak bilinen kayaya oyulmuş bir niş içindeki yazıttır. Meherkapı (Mithra Kapısı) yazıtında bütün Tanrı ve Tanrıçaların isim listesiyle dini törenlerde yapılacak olan kurbanlık hayvanların özellikleri yazılmıştır. Urartu dini ile ilgili diğer komşu krallıkların dinsel yapılarının bilinmesine karşılık burada hiçbir bilgi bulunamamıştır. Bu uygarlıkta tapınaklar, kutsal alanlar, yapılmış olabileceği düşünülen dinsel törenler hakkında ne yazıktır ki henüz yeterli belge yoktur. Bulunan 22 kil tablette dinsel yaşam anlatılmadığı gibi kralların diktirdikleri yazılıtaşlarda da bu konuya nedense değinmemişler, ancak krallar civar beyliklerle yaptıkları savaşlarını abartarak anlatmışlardır. Genelde kralların yazıtları Tanrı Haldi’ye yapılan övgülerle başlar ve daha sonra birkaç Tanrı’nın adıyla lanetler okunur gibi anılırlar. Meherkapı yazıtında Tanrılarla ilgili bilgi veren yazıt, tek yazıt olma özelliğini hala koruyor. Bu yazıtta Urartu Tanrılar Grubunda adı geçen 79 Tanrı ve Tanrıça’nın adları yazılı olduğu gibi kesilecek kurbanlık hayvanın da cinsi ve miktarı belirtilmiştir. Tanrı ve Tanrıça adlarının dışında kutsal göl, dağ ve kentlere de kurbanlar verilmiştir. Bu liste kitabın sonunda detaylı olarak gösterilmiştir. Meherkapı yazıtındaki listede yer alan Tanrılar’dan 63’ü erkektir. Tanrıçalar sıralamasında ise Arubani, Huba ve Tuşbea ilk üç sırayı alırlar. Bazı kentlerin de kutsal göründükleri için listede yer aldıkları görülür. Bu kentlere de kurbanlar kesilmiştir. Kentler genellikle krallar tarafından Tanrıların onuruna yaptırılmış kentlerin kutsallıklarıyla ilgilidir. Listedeki kentler; Musasir (Ardini) Kent Tanrısı’na, Kumenu Kenti Tanrısı’na, Haldi Kapılarına, Göller Tanrısı’na, Sınırlar Tanrısı’na, dağlara ve Nişi kentindeki Tanrı Ua Kapısı’na şeklinde listede sıralanmışlardır. Urartuların Tanrılarına şölenler eşliğinde kurban sunmaları bir dini etkinlik şeklinde yapılırdı. Bir tablette yazılanlar dini etkinlikle ilgili önemli bir belirti olarak gösterilir. Tablette ”…Ağaçların meyveleri (?) toplandığında (?), Haldi’ye 3 koyun kesilmelidir. (ve) 3 koyun da Tanrılar heyetine; bağ…(olasılıkla: bağ bozumu yapıldığında) Haldi’ye 3 koyun kesilmeli (ve) Tanrılar heyetine de 3 koyun; üzümler sıkıldığında (?) Haldi’ye 3 koyun kesilmeli (ve) Tanrılar heyetine de 3 koyun ve şarap da sunulmalıdır…” şeklindeki metnin geri kalanının anlaşılmaz ifadelerle dolu olduğu belirtilir. Ayrıca Bendimahi Çayı’nın kıyısında yer alan bir köşkte bulunan stelde de ”…eğer bağ…1 sığır ve 3 koyun kurban edilir. Haldi kapısında stel önünde şarap sunusu verilir…” şeklinde ifadelerin bulunduğu belirtiliyor. Muşaşir’deki Haldi Tapınağında da sunu törenlerinden söz eden bir yazıtta ”…Urartu krallarının Haldi’ye adamak için sundukları ve şarapla doldurageldikleri, tunçtan büyük ayaklığıyla birlikte tunçtan büyük bir haru kazanı…” şeklinde açıklamalar yer almıştı. Bronz levha üzerinde çizilen ve elinde kalkan taşıyan Tanrılar; Turani, Ua, Nalaini, Arsimela, Anapaşa, Dieduani ve Şelardi olarak görüntülenmişlerdir. Ellerinde kargı, balta, mızrak, ok ve ışık demetleri taşıyanlar ise; Baş Tanrı Haldi, Teişeba, Şiuini, Hutuini, Şebitu olarak gösterilmektedir. Bu Tanrılar Meherkapı yazıtında çivi yazısıyla yazılan Tanrılar listesindeki sıralamaya göre resmedilmişlerdir. Kayaya bir kapı şekli verilerek yazılan yazıta “Meher Kapı” yazıtı adı verilmiştir. Bu yazıtın Urartu dinsel kültünde önemli bir yerinin olduğu söylenmektedir.

 

 

 

 

Asur çivi yazılı kaynaklarda ilk kez İ.Ö.858 yılına tarihlenen bir Urartu Kralı’ndan söz edilmektedir. Bu kral Urartu Kralı Arame’dır. Balavgat Kapısı olarak belirtilen yapının birinci kapısında bulunan Salmanasar III’e ait yazılı belgede “…Urartulu Arame’nin kenti Sugunia’yı ele geçirdim…” şeklindeki sözlerin yazılması Urartu varlığını belirtmekteydi. Sugunia kentinin konumları ve bazı özelliklerini ele alan Asur yazıtlarına göre Urartuların önceleri Van Gölü’nün güneybatı yakasında kurulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Sugunia kentini işgal eden Salmanasar III “Nairi Denizi” dediği Van Gölü’ne gelip kılıcını yıkayarak işgal ettiği Urartu topraklarında zaferiyle ilgili bir dikilitaş diktirip, Asur’a geri döner. Salmanaser III’ün yazıtlarından da belirtildiği gibi Urartular kurulduğu zaman Hubuşkiya ve Nairi ülkeleri bağımsız durumdaydı. İ.Ö. 858 yılında kökeni belli olmayan Kral Kakia tarafından Urartuların yönetilmiş olduğu söylenir. Kakia Salmanasar III’ün üçüncü yıl seferinde Hubuşkiya Kralı şeklinde belirtilmiştir. Bu belgeler doğrultusunda Van Gölü civarındaki Hubuşkiya, Nairi ve Uruadri Krallıkları’nın birleşik bir krallık haline gelmiş olabileceği düşünülür. Bu krallığın da Urartu adına tarihte yer edinmiş olabileceği tahmin edilmektedir. Bu birleşik krallık döneminde yönetime geçecek kimsenin olmayışı yüzünden Arame’nin başa geçtiği söylenir. Urartu Krallığı’nın kuruluş dönemlerinde Asur’da yönetimde bulunan Adad-Nirari II (İ.Ö.911-891) sınırlarını genişletmek için kuzeyde çoğu kentleri işgal eder. Aynı saldırılar Uruadri ve Alzi üzerinde de olur. Adad-Nirari II’den sonra Asur tahtına geçen oğlu Tukulti-Ninurta’da (İ.Ö.890-884) kuzeydeki kentlere, beyliklere savaş açar. Zafer kazandıkça Asur için ganimetler de çoğalmıştır. Salmanasar III döneminde Urartu Beyi Arame, Arzaşkun kentini başkent olarak kullanmaya başlar.

 

 

 

 

Urartuların kullandığı dil üzerinde yapılan araştırmalar “Endo-German” ve “Sami” dilleri üzerinde bir yoğunluk taşımaktadır. Ancak araştırmacılar ilgilendikçe bu iki dil grubunun da Urartular tarafından kullanılmadığı kesinlik kazanmıştır. Kullandıkları dilin ön Asya dilleri olan “Hurrice, Likce, Hattice” dilleriyle yakınlık içinde oldukları belgelendi. Ancak Urartu Kralları (beyleri) tüm yazıtlarını Asur çivi yazısıyla yazmıştır. 1859 da Hinks, St. Guyards, Sayce; 1898’de de W. Belek, Lehman-Haupt Urartuların kullandığı dil üzerinde önemli araştırmalar yaptılar. Urartular ile Hurriler akraba iki krallıktı. Kullandıkları dilin de Asyatik bir dil grubunda olan Hurri dili ile benzerliği vardır. Ayrıca Doğu Kafkasların dil ailesinden olan Çeçence ve İnguşça ile benzerlikleri olduğu da söylenir. Mirjo Salvini, Urartu dili üzerine ”…Kil tabletler ve bullalar üzerindeki yazılar aynı özelliği göstermemektedirler. Urartu yazısının bundan başka da özellikleri vardır: Bazı yeni değerler dikkat çeker; örneğin İştar işareti için sar (dizin işareti sar) okunuşunun neredeyse tamamen Sarduri isminin yazılışında (Sar-du-ri) kullanılması. Bundan başka Urartu yazısı “mi” sesini veren işareti içermez, bunun yerine “me” işareti “mi” okunuşu için verilmiştir. (örneğin Mi-nu-a). G-sesini içeren işaretlerin boşluk doldurmadaki kullanımı (örneğin gi’nin “i” yerine kullanılması: yer adı Ugisti, Asur yazıtlarındaki Uistis’tir. Kuguni fiilinde “ju” yerine gu getirilmiştir.) veya “a” sesinin “wa” ile yazılması Asur çivi yazısının Urartu dilinin fonetik yapısına uydurulmasına yönelik karakteristik özellikleridir…” şeklinde önemli bir açıklamada bulunmuştu. Asur Kralı İ.Ö. 1274 yılında Urartulara yaptığı saldırıyı yazar. Ararat adı da Urartularla bağlantılı bir sözcük olarak karşımıza çıkar. Bu ad, Kral Menua tarafından kuzeyde etkili olan Arami Krallığı’nın kuşatıldıktan sonra Van ve çevresine yerleştirilen köle halkın diyalektik dilinden kaynaklanmıştı. Arami Beyliği Ermenilerin çoğunlukta yaşadıkları bir beylikti. Onların anavatanlarına giren Urartu Kralı Menua, beyliği dağıtmış ve çoğu Ermeni’yi de bölgeye esir olarak getirmiştir. Bugüne kadar bulunan yazılı dokümanlar Urartular hakkında henüz bilgi verememiştir. Bu halkların nereden geldikleri hangi dili konuştukları ve neye tapındıkları önemle izleniyor olmasına rağmen hala belirlenmemiş belki de yüzlerce başlık bulunmaktadır. Araştırmacılar yazılı belgelerin toplamının 450 civarında olduğunu anlatırlar. Bunlardan 22 tanesi kil tablettir. Urartuların yazıtları Urartu dilinden çivi yazısıyla yazılmıştır. İlk yazılı belgeleri ise Van Kalesi’nin kuzeybatısında Madırburç üzerindeki Lutupri oğlu Sarduri’ye ait yazıttır. Bu yazıt Asur diliyle yazılmıştır. Urartular oldukça fazla beylikle kurulduğu için yöresel dillerin çok olması doğallığını koruyor. Urartu Kralları’nın bıraktıkları yazılıtaşlardan anlaşıldığı kadarıyla Urartu dili Hindistan-Avrupa dil ailesinden değildir. Bu dil Türkçe dili gibi bitişken (aglutinativ) ve ergatif yapılı bir dil olarak incelendi. Çoğu bilim adamlarının Urartu dili üzerinde birleştikleri tek nokta Hurrice diliyle birbirlerine çok yakın oluşudur. Kısacası Hurrice’nin diyalektiğinden geldiği ele alınır. Bu dile olan benzerliği Hurilerin İ.Ö. 2000 yılları civarında Van Gölü çevresinde yaşamalarına bağlanıyor. Urartu dilinde bazı örnek cümlelerin yazılışı ve Türkçe karşılıkları: Ardini-di nuna-li İspuini-nisarduri-hi Minbua İspuini-hi (Türkçe anlamı ise, Sarduri’nin oğlu İspuini (ve) İspuini’nin oğlu Minua(Menua) Ardini’ye (Musasir) geldiler.) İese ini pili agu-bi (Türkçe anlamı ise, bu kanalı ben götürdüm) Haldi-ni-li sesti-li sidistu-ali (Türkçe anlamı ise, Minua Haldi kapılarını inşa etti) Sarduruhini-se iese Minuase İspuini-hi-ni-se-İnuşpua-se Minua-hi-ni-se haldi-ei susi sidistu-se (Türkçe anlamı ise, Ben Sardurili’nin oğlu, İspuini’nin oğlu Minua ve Minuanın oğlu İnuşpua, biz Haldi’nin bir susi tapınağını inşa ettik.) şeklindedir. Urartu dili üzerine Türk Prof. Dr. Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi adlı eserinde “…Urartu dili Hurice ile akrabaydı. Her ikisi de Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle ilişkisi olmayan Doğu Kafkasya dil ailesine mensuptur. Bu iki dilin Proto-Hurri denilebilecek ortak bir atadan kaynaklanıp, Doğuanadolu, Transkafkasya ve kuzeybatı İran’da Urmiye Gölü havzasına yayılmış eski anavatanda birbirlerinden ayrı ayrı geliştikleri sanılır. Urartular, Hititler gibi çivi yazısı ve resim yazısı (Hiyeroglif) kullanıyorlardı. Çivi yazısı taş anıtlar, tunç eserler, iri depo küpleri, kil tabletler ve mühürler üzerine; resim yazısı ise daha çok mühürler ve kap kacak üzerine yazılıyordu. Resim yazısı az gelişmişti ve genellikle gündelik işlerde kullanılıyordu. IX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan çivi yazısı Asur’dan alınmıştı ve hecelerden oluşuyordu…” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.

 

 

 

 

Arkeolojik kazılarda Erken Demir Çağ ile beraber batı İran bölgesine ve Doğuanadolu bölgesine gelmeye başlayanlar çanak çömleklerin farklı modellerini yaparlar. Önceleri “Boyalı çanak çömlek Kültürü”ndeki modellerle bu işlemi yapanlar daha sonraları “gri keramik” dedikleri keramik türünü geldikleri bölgede yoğun bir şekilde kullandılar. Bölgede çanak çömleklerin işçiliğine önem veren halk bu çalışmalarını mezarlara sunu olarak koymaya da başlarlar. Özellikle Van ili bölgesine yerleşen bu halkın yüksek dağlarda yaşamı aramaları ve oraya yerleşmeleri hala tartışmalı bir şekilde anlatılır. Bu tartışmalar içinde uygarlığın çamurdan yaptığı kapları renklendirmelerinin kuzey bölgelerde yaşayan Ermeni halkına mal edilişi ortaya atılmaktadır. Oysa Ermeniler, Urartu Kralları’nın saldırılarına hedef olmadan önce Van ve çevresinde değil Aras Nehri çevresinde yaşamaktaydılar. Van ve çevresinde yaşayanlar küçük beylikler halinde yaşayan topluluklardı. Bu toplulukların çoğu da Mezopotamya bölgesinde Sümer Devleti’nin sona ermesiyle ortaya çıkan Asur ve Babil Kent Krallıkları’nın çekişmelerinden dolayı göç eden çoğunluğu Kürt aşiretlerden oluşmaktaydı.( Kürt sözcüğünün etimolojik yapısı da “Kur” sözcüğünden gelmektedir. Kur “dağ” demektir. Sümer dilinde kullanılan “Kurti” ise “dağın halkı” anlamında tanımlanmıştır. İ.Ö.2200 civarında eski Yunan(Grek) metinlerinde “Kurdienne” sözcüğü geçmektedir. Bu sözcüğün karşılığı da “Kürt memleketi” anlamında tanımlanmıştır. “Kur” sözcüğün etimolojik çizgisinden yola çıkıldığında Sümerlerin (“Karda, Kurti, Guti”) Babillerin (“Karda, garda”) Asurlar (“Guti, Gurti”) Grekler(“Kardukh, Gardukh”) Ermeniler(“Kortukh, Gortai-kh”) Persler(“Gurd Kurd”) Süryaniler(“Kardu, Kurdeye”) sonraki dönemlerde Arap metinlerinde “Kurd” ve İ.S.7 yüzyıl civarında ise Avrupa metinlerinde “Kurd” adı geçmektedir. Dilbilimci Sayce ise Kürt sözcüğünün Babil’deki söyleniş biçiminin “Guradu” olduğunu ileri sürmektedir. Çivi yazılı tabletlerde yer alan Kürt beylik ve krallıkları da Subaru, Kurti, Guti, Lulu, Kuşi, Hurri, Mitannı, Med, Mannai, Urartu, Karduk, Cyrtii, Gord, Kord, Kardakes’tir. Bu krallıkların etimolojik incelemelerinde Kürtlerin ataları olduğu ifade edilmektedir.) Bölgeye geldiklerinde yerel kültürlerini yeniden ele almış ve değişik bir yaşamla bölgenin gelecekteki söz sahibi olmaya aday olmuşlardı. Çivi yazısı kullanmalarının onların Mezopotamya bölgesinden geldiklerine kanıt olarak belirtilmesi yanlış olmayacaktır.  Uruadri (ya da Urartular) halkının yaşam tarzına bakıldığında Güney Amerika uygarlığına damgasını vuran Mayalar, özellikle İnkaların yüksek tepelerde ya da dağlarda yaşama alışkanlığına benzediğine tanık olmak pek de şaşırtıcı değildir. Bu benzer yaşam tarzının Urartulardan mı yoksa Mayalar, İnkalar ve Azteklerin alışkanlıklarından mı birbirine karıştığı da henüz bilinemiyor? Kazılarda bulunan veriler Uruadri olarak adlandırılan halk topluluğunun yaklaşık İ.Ö. 2000 yıllarına dayandığı belirtilir. Hatta 1984 yılında Van Gölü havzasındaki arkeolojik kazılarda İ.Ö. 2000 yıllarda höyüklerde herhangi bir kuşatma ve istilanın olmadığı belirtilmektedir. Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu ”…Boyalı çanak çömlekler Van Gölü Havzasına Erken Demir Çağı’nın gelmesiyle birlikte, yerini tek renkli, ancak gri olmayan, bir çanak çömlek türüne bırakmıştır. Batı İran’da yaygın olarak ele geçen gri keramik bir anlamda batı İran Demir Çağı I kültürünün simgesi durumuna getirilmiştir. Batı ve kuzeybatı İran’da Erken Demir Çağı’nın başlangıcını simgeleyen gri keramiğin bu yöreye Tunç Çağı’nın sonundaki bir güç dalgası ile geldiği ve halkların batı İran’da önceki dönemden birçok konuda farklı yeni bir kültür başlattıkları bilinmektedir. Batı İran’da Erken Demir Çağı’nın başlangıcının tarihi Asur Kralı Asur-Ubalit I’in saltanat tarihlerinden (İ.Ö.1363-1328) önceye tarihlenmektedir. Kuzeybatı İran’daki Hasanlu yerleşme yerinden elde edilen verilere göre Demir Çağ I’in tarihi bu yörede İ.Ö.1450-1400 yıllarına kadar geriye gitmelidir. Benzer tarihler Luristan, Tepe Giyan, Marlik, Geoy tepe ve Havtavan Tepe için de geçerli olmalıdır. Batı İran’da boyalı çanak çömlek geleneğinin yerini gri renkli ve genellikle düğme dipli kadehlerin, ağızdan emzikli kapların ve iki kulplu fincanların yaygın olduğu bu keramik geleneğine bırakması yöreye gelen yeni halk toplulukları ile açıklanmalıdır…” şeklinde tarihsel bir ayrıntıyı açıklar. Bu ayrıntılara bakıldığından Mezopotamya bölgesi sınırlarında bulunan İran tarafından gelen aşiretlerin kendi yerel kültürlerini de getirerek yeni bir yaşam başlattıklarını çekinmeden anlatabiliriz. Belgeler ve arkeolojik kazılardaki katmanların ölçülmesinde Uruadri halklarının İ.Ö. 1300’den öteye gidemedikleri görülmektedir. Demek ki Urartuların oluşumlarını hazırlayan aşiretlerin toplanma tarihi İ.Ö.1300 civarı olarak belirtilmektedir. Asur Kralı Salmanasar I, yazıtında Uruadri ülkesinin 8 ülke ve yaklaşık 51 kentten oluştuğunu açıklar… Yazıtında “…Himme, Uadkun, Bargun, Salua, Halila, Nilipahri, Zingan adlı 8 ülkeyi ve (bu kentlere) ait askeri güçlerini ele geçirdim. 51 kenti zaptettim, yaktım, mallarına haraç olarak el koydum. Tüm Uruadri ülkesini üç günde Tanrım Assur’un ayaklarına dize getirdim..” şeklinde ayrıntılarını belirtir. Asur kralları Tukulti-Ninurta, Urartular için “Nairi” Tiglatpileser ise Uruadri (Urartu) için “Yukarı Deniz” ülkesi ibaresini kullanmışlardı. Tukulti-Ninurta yazdırdığı bir yazıtta ”…Patikalarını benden önce hiçbir kralın bilmediği, yolu olmayan uzak dağları geçtim. Nairi ülkesinin 43 kralı savaşmak için karşıma dikildi. Onlarla savaştım ve saltanatlarına son verdim…”  şeklinde Urartuları “Nairi” diye adlandırarak onlarla nasıl savaştığını belirtmektedir. (Bazı kaynaklardaki çevirilerde yazıtta belirtilen 43 kral, 40 kral olarak gösteriliyor.) Tiglatpileser I’in yazıtında ise “…Zorluklarla dolu yollardan ve geçmiş günlerin krallarının görmediği dik geçitlerden Yukarı Deniz’in kıyısında yer alan ırak ülkelerin üzerine yürüdüm…” şeklinde bir tanımlama getirir. Bu yazıtlardaki ifadelere bakıldığında Sümer Kent Devleti’yle Akkad Krallığı’nın yıkılışından kısa bir süre önce bölgeyi terk eden aşiretlerin Kürt aşiretleri oldukları ve onların boşluklarında da faydalanan Asur ile Babillerin yeni kent devletleri kurdukları göze çarpar. Demek ki Van bölgesinde yaşam hareketliliği olmadığı zaman Mezopotamya bölgesinde özellikle Urmiye Gölü çevresindeki aşiretler Van Denizi olarak bilinen bölgeye gelerek yeni bir yaşam başlatırlar. Dağınık olan aşiretler zamanla federasyon şekline dönüşerek krallığa dönüşürler.

 

 

  

  

Urartu kültürü hakkında sağlıklı bir şekilde bilgi sahibi olmak için coğrafyasını çok iyi bilmekle yetmiyor. Bölgede yapılacak kazı sonuçlarının sağlıklı olarak tamamlanması bu uygarlık ile ilgili kültürün de açığa çıkmasını ifade eder. Akla ilk gelen Urartuların başkentleri olan Tuşpa’nın (Günümüzde Van ili) kuzey ve doğusunu bir kordon gibi çevreleyen Mızmız Dağları’nın eteklerindeki arkeolojik kalıntıları araştırmak olacak. Bu bölgede yer alan Toprakkale ise kültürün ifadesi için adeta kurtarıcı bir bölge olarak ele alındı. Toprakkale’nin kurulduğu yerler dağlık alan olduğu için belki kazıların yapılması da zorluk içinde yapılmış olarak bilinecekti, ama sonuçta bu bölgedeki kazıların yoğunluğu nedeniyle Urartular için önemli bir kazı merkezi olacaktı. İlk kazı British Museum’dan geldi. Arkeologlar Capitain Clayton ve Dr. Raynolds 1879 yılında bu bölgede kazıya başladılar. Ancak bu iki arkeolog uzun süreli kazıyı sürdüremeyince onların yerine Rassam kazıya devam etti. Bulunan belirtilerle Toprakkale, Urartuların İ.Ö. 735 tarihinde birinci merkezleri olarak anlaşılmıştır. Kazılar sırasında I., II. ve III. Rusa tarafından yaptırılmış olan dinsel bir tapınak ortaya çıkarıldı. Bu tapınaklarda çeşitli eşyalar bulunarak Urartuların varlığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyordu. Ancak British Müzesi kazıdan el çekince, bölge halkı denetimsiz olan bu tarihi yerleri yağmalamaya başlamışdı. 1899’da Rudlof Virchov yeniden bu bölgede kazılara başladı. Daha sonraları ise ikinci kazı işlemleri Rusar tarafından ele alındı. 1916 yılında Marr yönetiminde bir kazı ekibi Van’da incelemeye başladılar. Ruslar, Urartu Beyi Sarduri III dönemine ait çeşitli yazılıtaşlar ortaya çıkardılar. Bu tarihten sonra kazı için inanılmaz bir boşluk oldu. 1938 yılına kadar bu boşluk devam etti. 1938 yılında Harvard Üniversitesi’nden bazı Amerikalı arkeologlar inceleme yapmaya başladılar. Bulunan yazıtlardan Urartuların İ.Ö.900-600 yılları arasında yaşamış oldukları anlaşılıyordu. Bölgede arkeolojik kazılar yapıldıkça ortaya boya bezemeli kaplar, küpler, iğneler, süs eşyaları çıkmaya başlayınca Urartuları oluşturan aşiretlerin farklı kültürlerden bir federasyon oluşturdukları ortaya çıkıyordu. Her ne kadar onların “Trans-Kafkasya” bölgesindeki bazı kültürlerden etkilenmiş oldukları görülmüşse de Urartuların merkez kültürlerinin Urmiye bölgesindeki kültüre benzedikleri ve Mezopotamya esintilerinin yoğun olduğu görülmektedir.

 

 

 

Tarih bazı belgeler buldukça sürekli yeniliklerle okurların karşısında durmaktadır. Diğer uygarlıklardaki siyasal ve kültürel gelişmeler Urartularda da vardı ve önemle takip edilirdi. Urartular, Asurluları en büyük düşman olarak görmüş ve onlarla çok uğraşmışlardır. Kral Minua (Menua) döneminde Diauehi (Kuzeyde) Krallığı ve yerel beyliklerle mücadele devam etmiştir. Güneybatıdaki Geç Hitit Krallıkları’ndan Hate (Bugün Malatya ilinin çevresi) ile de uğraşmışlar. Argişti I, Hate ve Tabal (Tuate ülkesi) ülkeleriyle sıkıntılar yaşar. Döneminde Hate Kralı Hilaruda egemenlik sürdürmüştü. Ayrıca Sarduri II, Melitia ve Adiyaman bölgesinde Qumaha Kralı Kuştaşpili ile; Rusa II, Hate, Halitu ve Muşki Krallıkları’na seferler yaparlar. Araştırmacılar Asur belgelerinde Urartuların siyasal ilişkileri olan ülkeleri belirtmişlerdi. Bu ülkeler Gurgumlu (Maraş) Tarhulara ve Arpadlı Matı’ilu ile siyasal yönden bağlantılarının olduğu belirtilir. Urartu Kralları; Mana, Parsua (İran bölgesinde bir krallık), İskit ve Kimmerlerle de siyasal yönden ilişki içinde bulunurlar.

 

 

 

 

Sadece Urartuların yaşadıkları yerlerde değil, Anadolu’nun çoğu yerleşim yerlerinde yerli ya da yabancı araştırmacı, bilim adamları ve arkeologlar kazılar yaptılar ve kazılarla ilgili ekiplerde yer aldılar. Bölgede çeşitli araştırmaların yanında incelemeler de yapıldı. Urartularla ilgili önemli kazı ve incelemelerde bulunan Türk araştırmacılar ise; Prof. Dr. Afıf Erzen, Prof. Dr. Tahsin Özgüç, Prof. Dr. Emin Bilgiç, Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu, Prof. Dr. Oktay Belli, Doç. Dr. Taner Tarhan, Doç. Dr. Veli Sevin olarak belirtilirler. Altıntepe, Çavuştepe, Toprakkale, Adilcevaz, Kayalıdere gibi arkeolojik alanlarda yapılan kazılar sonucunda binlerce belge ele geçmiştir. İlginçtir ki ülkemiz geneline yayılmış olan sayısız uygarlıkların izleri ne yazıktır ki yabancı araştırmacılar tarafından araştırılmış, kazılar yapılmıştır. Kazılar sırasında çoğu önemli belgeler de bir yolu bulunarak kaçırılmıştır. Ülkenin kültürel değerlerine önem vermeyen siyasilerin günümüzde bile Anadolu uygarlıklarına önem vermedikleri görülmektedir. Arkeolojik kazılarda ele geçirilen bazı buluntularda belirtildiği gibi Urartuların, Asur etkisinde kalmış oldukları görülmektedir. Ancak Asur etkisine rağmen halkın kendi geleneklerini sürdürdüğü de bilinmektedir. Kazılarda, özellikle Çavuştepe, Toprakkale, Altıntepe, Adilcevaz ve Kayalıdere’den başka bazı ören yerlerinde yapılan incelemeler sırasında bulunan şarap ve erzak küpleri halkın sosyal yaşamının nasıl olduğunu ifade ediyordu. Yaşam alanlarını en çok tarıma dayalı bir şekilde uygulayan halkın yoğun bir şekilde hayvan yetiştirdiği ve meralarda at besledikleri gözden kaçmamaktadır. Kazılarda bulunan at gemi, at alınlığı, at gözlükleri ve çıngıraklar bunu göstermektedir. Kabartmalarda ele geçen bazı belgeler Urartu Devleti’nin atlı süvari birliğinin olabileceğini çağrıştırır. Ayrıca belgelerde Urartuların yetiştirdikleri atların diğer ülke insanlarının yetiştirdikleri atlar karşısında soylu cinsler olduğu şeklinde ifadelerin olduğu da belirtiliyor.

 

 

Diğer uygarlıkların izleri Urartuların sanatsal özelliklerine yansıtılmışsa da onlar da kendi özel kültürlerindeki geleneği sürdürmüşlerdir. Onların sanat yapıtlarını araştırmacılar üç şekilde inceleme altına alırlar. Bunlar: Kent Sanatı, Halk Sanatı ve Saray Sanatı… Toprakkale’de bulunan taş sunaklar ve mozaik kaplamalı döşemeler sanatın imar yönünden ilgi çekici olduğunu işaret eder. Urartu sanatçıları madenleri de son derece iyi işlemeyi başarırlar. Madeni olarak yaptıkları eşyaları, atlarını sattıkları gibi onları da batı ülkelerine satmayı becermişlerdi. Özellikle Yunanistan’da, Etrurya’daki kazılarda ele geçen buluntular bu satış yolunu kanıtlamaktadır. Madeni işlemelerde üç ayaklı kazanlar, yılan başı biçiminde yapılmış yemek kepçeleri, bakraçlar, çengelli iğneler (Fibulalar), gümüş eşyalar, silah, tunçtan yapılan mızrak uçları, sanatsal çalışmalar yapmış oldukları belirtilir. Doğaldır ki yapım çeşitlerini çoğaltmak zor değildir. Özellikle arkeolojik kazılarda ele geçen bazı buluntuların hiçbir uygarlığa ait olmadığı ve Urartulara has bir sanatsal çalışma olduğu şeklinde bilgilerin içerdiği kaynaklar da var. Urmiye Gölü civarında bulunan Haftavan Tepe, Geoytepe ve özellikle de Hasanlu’da bulunan veriler bölgenin “keramik” üreten insanlarıyla Demir Çağ I’in uygarlığına sahip olduklarını gösterir. Bu bölgenin doğal zenginliklerinden yararlanan halk, Demir Çağ I döneminde kuzey ve güneydeki ticarete ve ticaret yollarına hâkim bir konumdaydılar. Urartular genellikle savaşlardan sonraki barış dönemlerini tarım yaparak değerlendirirlerdi. Tarımın daha iyi halde yapılmasını sağlamak için yapmış oldukları sulama kanalları günümüzde hala tartışılmaktadır. Genellikle krallar başkentte otururlardı. Her kral dönemine zenginlik katmak için tapınma alanları, tapınaklar, saraylar ve sunaklar yaparlardı. Yaşamış oldukları dönemlerden kalma yaklaşık otuz kalenin kalıntıları arkeolojik kazılar sonucunda bulunmuştur. Bulunan kaleler arasında en önemlileri de Van Kalesi, Anzaf Kalesi, Çavuştepe ve Başkale olarak belirtilmiştir. Baş Tanrı diğer uygarlıklardaki tapınma şekillerinde olduğu gibi Haldi’ydi. Gök Tanrı Teişeba ve Güneş Tanrısı da Şivini’ydi. Çok Tanrılı bir din sahibi olan Urartuların tapınma alanlarının bazı kalıntıları Altıntepe, Toprakkale, Patnos ve Çavuştepe’de yapılmış sarayların bitişiğinde günyüzüne çıkarılmıştır. Yapı mimarlığının paralelinde yaşamak için yapılan evler küçük pencereli ve balkonlu olarak yapılırdı. Madencilikte usta olan bu halkın çinicilikte de başarılı oldukları söylenmektedir. Arkeologlar Altıntepe, Adilcevaz ve Çavuştepe’de yaptıkları kazılarda madencilikle ilgili çok miktarda süs eşyaları ele geçirirler. Yapılan süs eşyaları Etrüsklere ve Friglere de satılmıştır. Buna kanıt İtalya civarında yapılan kazılarda Urartulara ait olduğu saptanan madeni boğa başlarının bulunmasıdır.

 

 

 

casus telefon
casus teleon
casus telefon